Akbulut köyü Halk Takvimi


Pict0325
Biçilmiş Mısırlar ve Kurutulan Tütünler, 21 Eylül 2009


 

Göçebelikten yerleşik düzene geçişin ilk kurumlarından olan köyler bulunduğu ortamın koşullarına göre kendi hayatına yön vermek zorundaydılar. Şimdiki gibi inip “açız, bize iş verin, ekmek verin” diye bas bas bağıracakları ne kentleri vardı ne de devlet babaları. Yaşamaya mecbur olduklarını bildiklerinden ister istemez bunun için gerekli olan tüm bilgi, beceri ve yeteneklerini çalışıp, kazanıp ve öğrenerek,  geliştirmek zorundaydılar.

 

Köyümüz bir dağ köyüdür. Diğer tüm köyler gibi, ulaşım olanaklarının olmadığı dönemlerde kentle bağlantısı hemen hemen yok gibiydi. O günlerde zaten icat olmamış Radyo, Televizyon ve Gazete gibi iletişim teknolojilerinden yoksunluğunu zikretmeye ise hiç gerek yok. Ziraat ve çobanlıkla geçimini sağlayan köylünün kentlerle tek bağlantısı sadece askerlik nedeniyle olmaktaydı. O da yıllarca süren ve savaşlardan sağ kalırlarsa ancak dönerlerdi köylerine. Bu durumda köylerdeki bütün işler analara düşmekteydi; Yeni nesli yetiştirmek için çalışıp üretmek…

 

Halkın yaşamak için ürettikleri yiyecek ve içecekleri dışında ürettiği bir de kültür ürünleri vardır. Sağlıktan günlük yaşama kadar her alanda karşımıza çıkan ve bilimsel gerçekliği ispatlanan bir sürü halk bilimimizden birisi de halk takvimi ve hava durumu tahmin yöntemleridir.

 

Yapılacak bir işin türlü evrelerini zamana bağlı olarak gösteren program olan takvimin ortaya çıkma nedeni hiç şüphesiz günlük yaşamda ortaya çıkan doğal olayların gözlenmesidir. Zaman zaman tapınma derecesine getirecek kadar insanları korkutan evren ve doğal olaylar, aslında düzenli bir seyri olan olaylardı. Her toplum kendi iç dinamiklerine göre bunlardan kendine bir proğram çıkarmıştır.

 

 

Bugün köyümüzde ve ülkemiz genelinde uygulanan üç tür takvim vardır.

 

Birincisi resmi olarak Devlet İşlerinde kullanılan, bir yılı ayın 29-30-31 günlük dönem içindeki değişmelere göre 12 bölüme ayıran, Dünyanın güneş etrafında 365 günlük hareketi esasına dayanan Batı ülkelerinin de kullandığı “Güneş Takvimi” ya da “Şemsi Takvim” dediğimiz “Gregoryan Takvimi”dir.

 

Gökteki ayın şekilleriyle bağlantılı olarak kullanılan ikinci takvimimiz ise daha ziyade dinsel alanda Oruç, Haç, Dini Bayramlar için kullanılan, bir yılı ayın 28-29-30 günlük dönem içindeki değişmelere göre 12 bölüme ayıran yani 355 gün sayan “Ay Takvimi” ya da “Kameri Takvim” denilen “Hicri Takvim”dir.

 

Bu ikisi dışında uzun deneyimlerle ortaya çıkmış olan üçüncü takvimimiz ise “Halk Takvimi”dir. Halk takvimi, “Rumi Takvim” esas alınarak uygulanmaktadır. Anadolu’da, “Eski Hesaba” göre, “Eski Takvime” göre diye söze başlayan anlatımlardan ve yazılı kaynaklardan bu konu açıkça anlaşılmaktadır. Bu takvimler, zamanı bilinenin dışında yorumlayarak buna yerel anlamlar katıp zengin bir kültürel görünüme sokmaktadırlar.

 

 

Genel hatlarıyla Halk Takviminin özellikleri

 

Halk Takvimi, günler, aylar, yıllar ve geçen zaman olarak algılanmaktadır. Yıl “sene” olarak adlandırılır. Geçmiş olan bir önceki yıla “Bıldır” denmektedir. İçinde bulunulan yıla “Bu Sene” ve gelecek yıla da “Yeni Sene” denmektedir.

 

Halk takvimi, Miladi yıldan 13 gün sonrasına göre hesap edilmektedir. Buna göre yeni ayın 1. günü miladi yıldaki ayın 14. günü olmaktadır. Eskiler gökteki ayın durumuna göre ayın kaçıncı gününde olduklarını bulabilmektedirler. "Eski Ay" ve "Yeni Ay" olarak adlandırılan ters ya da düz “hilal” durumuna göre ayın ilk 15'i ya da son 15'i olduğu anlaşıldığı gibi ayın “dolunay” şeklini aldığı zaman da ayın 14’ü olduğunu hemen hemen herkes bilmektedir. Bu bilgiler ışığında edinilen bilgilere göre kişi aya baktığında o an ayın kaçıncı günü olduğunu bile doğru olarak bilebilmektedirler. 

 

Zihinlerde iz bırakan yıllar ise yaşanılan felaket ve acı olaylara göre adlandırılmakta “Seferberlik zamanı”, “Falancanın öldüğü sene”, “Askere gittiği sene” gibi isimlerle anılmaktadır. Yani hangi yıl olduğunun anlamı yoktur. Sadece o günden bu güne kaç yıl geçtiği sayılmaya çalışılır.

 

Tarımsal faaliyet konuları halk takviminin en belirgin takip yoludur. Hayvanların kuzulaması, meyvelerin çiçek açması ya da meyvelerin olgunlaşması gibi bitki ve hayvanlarda izlenen değişiklikler birer takvim unsurudurlar.

 

 

Saat

 

Saatin olmadığı zamanlarda vakit, güneşten, gölgeden, yıldızlardan ve bazı hayvanların ötmesinden yararlanılarak belirtilmiştir. Gündüzün zaman tahmin edilirken güneş ve gölgeden, akşam ve geceleyin ise, aydan, yıldızlardan, Samanyolu’nun konumundan ve horozun ötmesinden yararlanılırdı. Saat kavramının eskiden bilinmediği bir gerçektir. Çünkü eskiden saat yoktu. O yüzden, ölçü birimi olarak saat tanınmazdı.

 

Köylerde sabah, horozların ötmesiyle başlar. Her ne kadar “vakitsiz öten horozun başı kesilse” de horozlar saat kullanımının yaygınlaşmadığı zamanlarda köylünün “saatleri ayarlama enstitüsü” görevini yapmaktaydılar. İnsanlar şimdiki gibi gece yarılarına kadar televizyon başında pineklemeyip her mevsim değişen gün batımından hemen sonra yatıp uyudukları için zaten “biyolojik saatleri” tıkır tıkır işlemekteydi. Horozlar sadece zamanı “teyit” ederlerdi.

 

Güneş ışığı bir diğer zaman ayarlama aracıdır. Özellikle dini vecibeler için gerekli bu zaman ayarlamalar Sabah namazı için “tanyerinin ağarması”yla başlar “şafak” ile sona erer. Öğle vakti için güneşin tepeden hafif kayması gözlenir ki bunun için bakılan güneş değil ağaçların gölgesidir. İkindi vakti içinse dağlara yaklaşıp solgunlaşmaya yüz tutmuş güneşin kendisidir. Bir de eğer düz bir alandaysanız ve gölgeniz boyunuzun iki bucuk katı büyükse vakit girmiş demektir. Gün battığında vakit akşam namazı vaktidir. Ortalık iyice kararıp göz gözü görmez hale geldiğinde Yatsı namazı vakti girmiş demektir. Gece vakit tayini için bu defa devreye yıldızlar girmekte belli başlı yıldızların semadaki konumları insanlara gecenin hangi vaktinde oldukları hakkında bir fikir vermektedir.

 

Halk takviminde bir de “kuşluk vakti” kavramı vardır ki çoğu kişinin algıladığı gibi sabah güneş doğmak üzereyken kuşların ötüştüğü vakit değil, Sabah ile Öğle vaktinin ortasında yer alan bir zaman dilimidir. Günümüz saatiyle ifade edecek olursak, güneşin saat 5’te doğduğu bir günde kuşluk vakti yaklaşık olarak 9 ile 10 arasıdır.

 

 

Gün

 

Gün isimleri miladi takvime göredir. Ancak “Çarşamba” günü bazılarınca “Hafta Günü” diye ikinci bir isimle zikredilir. Günler ve geceleri arasında uğurlu uğursuz ayırımı yapılmaz. Yani uğurlu ya da uğursuz sayılan gün yoktur. Ancak Cuma gecesi olarak anılan Perşembe akşamı mübarek gece sayılır ve bu gecede ölülerin ruhuna Kur’an-ı Kerim okutulur. Bunun gibi Cuma günü de mübarek gün olarak bilindiğinden o gün Cuma Namazına kadar ağır iş yapılmaz. Evden uzak bir yerlere gidilmez. Ayrıca bazı dualarda Pazar günleri de Cuma günüyle birlikte zikredilerek kutsal gün kategorisine girmektedir. (Bu duanın ilgili kısmı şöyledir; Mübarek Cuma ve Pazar geceleri kabirlerinin yüzüne çıkıp eyvah! bize de bir Fatiha okuyacak kimsemiz kalmamış diye garip garip bekleşen mümin kardeşlerimizin de ruhuna hediye eyledik, haberdar eyle ya Rabbi!)

 

Gece ve gündüz, güneşin batması ile doğması arasındaki zaman bölümleridir. Ancak günlük kullanımdan farklı olarak “köyümüzde gün, akşam güneşin batmasından sonra başlar.” Örneğin; Perşembe günü güneş battıktan sonrası ve ertesi gün güneşin batmasına kadar geçen gün Cuma günü sayılır.

 

Günlere özel bir anlam yüklenmesi toplumsal ilişkilerde de kendini gösterir ve “dünürlük” yani kız istemeye gitmek Cuma gecesine (Perşembe akşamına) denk getirilir. Düğünler de Cuma günü ikindiden sonra “keşkek dövme” ve “köy okuma” ile başlar. Bunlardan başka büyükbaş hayvanlara da bazı gün adları verilir. Doğan yavru dişiyse ve Cumartesi günü doğduysa Cumartesi anlamına “Cümere” adı konulduğu gibi erkek bir hayvan Pazar günü doğduysa onun adını da Pazar anlamına gelen “Bazar” olarak koyarlar. Tabi bu isteğe bağlı olarak olmaktadır. Bilindiği gibi hayvanlar daha ziyade rengine göre Sarı, Ala, Sakar, Gökmen, Goğur vb. isimlendirilmektedir.

 

Mübarek gün ve geceler olarak genel bir adlandırmaya tabi tutulan günlerin takibi imamın sorumluluğundadır ve halkı bu konularda imam bilgilendirmektedir.

 

Aylar

 

Köyümüzde iki türlü ay hesabı yapılmaktadır. Bunlardan biri daha ziyade eskilerin kullandığı ve gökteki ayın durumuna göre yapılan “Ay Hesabı”, diğeri de yürürlükteki “Hükümet Hesabı”’dır.

 

Eskilerin kullandığı ve “Eski Hesap” da dedikleri takvimde ayların adlandırılması hava şartlarına ve tarımsal faaliyetlere göre yapılmaktadır.

 

Ocak                Zemheri

Şubat               Gücük

Mart                 Mart

Nisan                Abrul

Mayıs               Mayıs

Haziran            Kiraz Ayı

Temmuz           Orak Ayı

Ağustos                        Ağustos

Eylül                 Eylül    

Ekim                Güz

Kasım               Kasım

Aralık               Karakış

 

Köyümüzdeki eskilerin kullandıkları ay sayısı on iki tane olup normal aylar gibi sıradan gitse de aslında eski ayların başlangıcı gökteki ayın durumuna göre hareket edildiğinde denk gelen ayın 14’ünde başlamaktadır. Örneğin Zemher ayı Ocak ayının 14.günü başlar ve Şubat ayının 13.günü biter.

 

Genel olarak kullanılan bu ayların dışında dini takvimde yani Hicri Takvimdeki ayların ise hepsi değil de önemli olan bazıları kullanılmaktadır. Oruç, hac ve kurban farizasını yerine getirmek için Hicri takvimde yer alan Ramazan ayı her yıl iple çekilir. O 11 ayın sultanıdır ve üç aylar dediğimiz, onun gelişini haber veren Recep ve Şaban ayları da köylünün inanç dünyasında önemli yeri olan aylar olup hatta Recep, Şaban, Ramazan, Bayram gibi çocuklara da isim olarak verilmektedir. Ramazanı takip eden iki ay sonrası Kurban Bayramı ise Ramazan ayı baz alınarak hesaplanır ve hangi ay olduğunun hiç önemi yoktur. Bir diğer ifade ile dini takvim olarak Hicri Takvimin sadece üç ayın ismi halk tarafından kullanılmaktadır. Yine bu dini ayların zamanı ve takibi konusu köy imamının sorumluluğundadır. (Bu konuda anlatılan bir öykü de çok ilginçtir. Köylerinde imam bulunmayan köylünün biri oğlunu “Ramazan ayı ne zaman başlayacak?” diye sorup öğrenmesi için en yakın köye gönderir. Çocuk saatlerce süren yolculuktan sonra bir de bakar ki Ramazan gelmiş geçmiş, köylü Bayram etmektedir.)

 

Mevsimler

Eskilerin kullandığı takvime göre mevsimlerin sayısı da yeni takvimde olduğu gibi dört tanedir. Ancak isimleri farklıdır. Kış Ayları, Bahar Ayları, Yaz Ayları ve Güz Ayları olarak isimlendirilen bu mevsimlere denk gelen aylar da yine yeni takvime göredir.

 

Kış Ayları          Karakış, Zemheri, Gücük

Bahar ayları      Mart, Abrul, Mayıs

Yaz Ayları         Kiraz, Orak, Ağustos

Güz Ayları         Eylül, Güz, Kasım

 

 

Özel günler

 

Bu sınıflandırmaların dışında bir de özel günlerimiz vardır.  Sırasıyla önce Havaya, suya ve toprağa,  düşen Cemre düşme günleri, Kocakarı Soğukları (Deli Gücük), Mart Dokuzu, Abrul Beşi, Mayıs Yedisi ve Gündönümü gibi tarihler.

 

 

Cemre Düşmesi

 

Tarihi kesin olarak bilinmeyen fakat Gücük ayının sonları yani Şubat ve Mart ayları içersinde yedi gün arayla önce havaya, sonra suya ve en sonunda da toprağa düştüğüne inanılan havaların ısınmaya başladığı günlere “Cemre Düşmesi” denir. Böylece Baharın geldiği anlaşılır.

 

 

Kocakarı Soğukları

 

Kış aylarının sonuna doğru şimdiki hesaba göre 21 Ocak- 21 Şubat arası, yaşlıların dayanmakta zorlandığı ve Deli Gücük de denen sert soğukların olduğu zamana denilmektedir.

 

Mart Dokuzu

Mart Dokuzu aslında alçakların ısındığı fakat yükseklerde henüz çetin kış şartlarının sürdüğü için dikkatli olunması gerekli olan bir tarihtir. Gerek hayvanların soğuktan korunması ve gerekse yapılacak bir takım tarımsal işler için bir ölçüdür.

 

Bunun yanında Mart ayı aynı zamanda tehlikeli bir aydır. Bazen büyük karlar yağar. Bunun için “Mart bacadan baktırır, Kazma kürek yaktırır” denmiştir. Her şeye rağmen baharın belirtisi bu güneşli günlerde insanlar evlerinde top yekûn temizliği bu zamanlarda yaparlardı. Köyümüzde olmasa da karların erimeye başladığı yüksek yerlerde Mart dokuzundan sonra buğday ekimi de yapılmaktadır. Bizim Ekim Kasım aylarında yaptığımız bu ekin ekme işini yüksek kesimlerdeki insanlar kar nedeniyle ancak Mart’ta yapabilmekte ve Ağustos’tan önce de hasat etmektedirler.

 

Anadolu'nun doğu bölgeleriyle, öteki bölgelerde özellikle Alevi topluluklar arasında Nevruz (22 Mart, eski Martın dokuzu) yılbaşı sayılır. Bu tarih, ilkbaharın başlangıcı olarak birçok kültürde yılbaşı sayılmıştır.

 

 

Abrul beşi

 

Mart Dokuzundan sonra havalar bir miktar ısındıktan sonra Nisan ayı başlarında aniden çıkan ve don olayına neden olan sert soğukların çıktığı bir dönemi ifade eder. Abrul Beşi çıktıktan sonra soğukların bittiğine inanılır. Ekim dikim işlerine bu tarihten sonra başlanır.

 

 

Mayıs Yedisi

 

Mayıs ayının yirminci gününe denk gelen güne Mayıs yedisi denir. Bununla ilgili olarak köyde herhangi bir gelenek yoksa da aynı zamanda Hıdırellez olarak da adlandırılır. Çevremizde denize yakın yerlerde hükümet hesabına göre 6 Mayıs tarihinde yapılan Hıdrellez şenliklerinin bir benzeri, eski hesaba göre (Yeni ayın 14’ünde ayın 1’i olduğuna göre) aslında yine Mayısın altıncı gününe denk gelen bu günde(20 Mayıs) Gökçeboğaz Köyü’nde bir dede mezarı çevresinde buluşma yapılmaktadır. Kurulan pazardan kestane, helva ve şekerler alınarak bahar ayına girilmiş olmanın sevinci yaşanır.

 

Yılın mevsimlere bölünmesinde kullanılan bir takvime göre bir yıl Kasım ve Hızır diye ikiye bölünür. Kasım, resmi takvimdeki Kasım ayı başında başlar 6 Mayıs'a kadar sürer, Hızır Ayı ise 6 Mayıs'ta başlayıp Kasım'a kadar sürer. Bu takvimde yılbaşı 6 Mayıstaki Hızır ayıdır. Bahar aylarının devreden çıkarıldığı bu takvime göre bir yıl “Yaz ve Kış” mevsimi olarak tanımlanan “Kasım ve Hızır” gibi iki ay ile ifade olunmaktadır.

 

Kültür, bir insan topluluğunu “Millet” yapan en önemli öğedir. Kültürel değerlere sahip çıkmak, yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak ise, vazgeçilemez bir gerekliliktir. Bu nedenle büyüklerimizin yılların birikimi olan tecrübeleriyle oluşturup bize aktardıkları bu kültür ürünlerini bizler de yaşayıp gelecek nesillere aktarmak zorundayız. Artık bunlara ihtiyacımız yok diyemeyiz. Zaten bu bilgiler genetiğimize doğal olarak aktarılmış durumdadır. Bizim yapacağımız sadece bu bilgileri gerçek hayatta onaylamamızdır. Teknolojiler ne kadar ilerlemiş olurlarsa olsunlar, hiçbirisi bize lütfedilen beynimizin yerini tutmazlar. Her şey beyinde başlar beyinde biter.

 

 

/Çetin KOŞAR

22 Aralık 2009

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !